Reddedilme Psikolojisi – Reddedilmenin Dayanılmaz Cazibesi

Einstein doğru mu söylemiş acaba? Biz kadınlar gerçekten gölge gibi miyiz? Kovalanırsak kaçar, kaçarsak kovalanır mıyız? Düşünüyorum da gerçekten içimizdeki özgüven galiba en büyük uçurumumuz. Kendimizi öyle beğeniyoruz ki, reddedildiğimiz zaman fırtınadan, yelkenleri yırtılarak ve gövdesinde hasarlar oluşarak kurtulmuş bir tekne gibi oluyoruz.

Beğenilmeyi kim istemez. Her genç kızın rüyasıdır beğenilmek. Bir erkeğin bakışlarının içimizden geçtiğini hissederiz, etrafımızda ışığa giden pervane gibi döndüklerini seyrederiz. Kendimizi avını köşeye sıkıştırmış avcı, erkeği ise köşeye sıkışmış av gibi görürüz ve başlarız oynamaya. Paçavraya çevirene kadar bırakmayız. Kendimizi bulunmaz hint kumaşı sanıp, peşimizdeki erkeklere kabir azapları çektirmeye bayılırız. Hiçbir değerleri yokmuş da sanki biz onlara değer katıyormuşuz havaları da cabası. İçimize yerleştirdiğimiz bu rahatlık, sanki hiç bozulmayacak, yıllar boyu böyle devam edecek gibi geliyor değil mi? Aslında kazın ayağı hiç de öyle değil. Erkekler de aynı duyguları taşıyor. Üstelik bizlerden daha acımasız olduklarını söyleyebiliriz.

Reddedilme Psikolojisi

Reddedilme Olasılığı

Bir partide olduğunuzu düşünün. Bütün bir gününüzü güzelleşmeye ayırmışsınız, en ünlü mağazaların altını üstüne getirmişsiniz ve bu yorgunlukların karşılığında partinin gözde kızlarından biri olmuşsunuz. Şimdi sıra gözünüze kestirdiğiniz kurbanınıza yavaşça yaklaşıp tüm dikkatini üzerinize çekmekte. Buraya kadar her şey iyi, ama… Ya hiç bir şey düşündüğünüz gibi gitmezse? Evet sorunlar burada başlıyor. Kendimize en güvendiğimiz anda dahi bizi şaşkına çeviren bir erkek tepkisinden söz ediyoruz. Reddedilmekten bahsediyoruz.

Reddedilme olasılığı aslında hiç aklımıza gelmez. Hele Türkiye gibi erkek nüfusunun büyük çoğunluğunun cinsel tabularla büyüdüğü bir ülkede, bir kadının reddedilmesi pek zor hayal edilebilir. Ancak şehir kökenli yaşantı günümüzde hakimiyet kurdukça, cinsel tabular birbiri ardına yıkıldıkça, genç kızlar arkadaşlarıyla geceleri eğlenmeye çıkabilme hakkını eline aldıkça ve kadının ekonomik özgürlüğüne sahip çıkışı toplumda yer kapladıkça, kadın-erkek ilişkisinde de çok farklı boyutlar belirdi. İlişkiler daha Avrupai, daha duygusal ve tepkili olmaya başladı.

Bireyselliğin ön plana çıktığı ve kişisel başarıların pompalandığı bir ülkede her insan, kadın olsun erkek olsun kendi özgüvenini korur oldu. Bu yenileşme hareketi içerisinde, kentli erkek de yerini aldı. Ve artık kent kökenli erkek, cinsel tabulardan ve kadın olgusunun devamlı bastırılması mecburiyetinden kendini sıyırdığı için biz kadınları “reddedebilir” oldu.

Erkeklerin İşine Geliyor

Şimdi artık kadının devreleri bozuldu. Doğamızda var olan ve çocukluktan beri alıştırıldığımız beğenilme, takdir edilme, aile tarafından “en güzel kız benim kızım” sözleriyle büyüdüğümüz kesin. Zaten “El bebek, gül bebek büyümek” diye bir laf sadece bizim ülkemize has. Bizler de erkekler gibi Anadolu kökeninden, kent kökenine doğru bir geçiş yaptık. “Anaç kadın” karakterini geri verdik, yerine düşünen, kendi işine sahip çıkan, kendi parasını kendi kazanan, hatta gerektiğinde erkeklere patronluk eden bir kadın karakterini benimsedik. İlişkilerimizde her türlü kararın ortak verildiği, tartışabileceğimiz erkekler aradık. Şu son okuduğunuz bir paragraf, kadının özgüven olarak son derece güçlü olduğunu anlatmıyor mu?

Bu kavramı da nereden çıktı derseniz, işte bu da yukarıdaki özgüvenin bir parçası. Reddedilince perişan oluşumuz, kendimizi yenik hissedişimiz, “reddedilmeyi reddedişimiz” de hep bundan. Kabul edemiyoruz. “Nasıl olur?” diyoruz. “Nasıl olur da reddedilirim?”

Çevremiz, arkadaşlarımız da bizi olumsuz yönde etkiliyor. Beğendiğimiz erkeğe karşı tavrımızı biliyorlar. Reddedilmiş olmak, onlara karşı da kendimizi küçük düşmüş olarak görmemize yol açıyor. O güne değin her şeyin altından başarıyla kalkan, tuttuğunu koparan kadın görüntümüz iyice sarsılıyor. Yenik hissediyoruz. Hem alışmadığımız bir erkek tavrı hem de çevreye karşı karizmamızın zedelenmesiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Ve burası artık son noktaya yolculuğun başladığı yer oluyor. Bizi reddeden erkeğin iyice üzerine düşüyoruz. Reddeden erkeğe kazandırıyoruz…

Einstein Suçlu

Başlıyoruz bastırmaya. Kendimize bakıyor, saçımızı, makyajımızı yapıp, öyle çıkıyoruz karşısına. Türlü şekillerde onunla çıkmak istediğimizi hissettiriyoruz. Söylediklerimiz “ima etmeye” dönüşüyor. Öyle ki en küçük bir ayaküstü sohbeti bile, ondan hoşlandığımızı sinyaller yoluyla ona bildirmek için bir savaş gibi görüyoruz. Ve ne oluyor?

Reddedildikçe daha fazla bastırıyoruz. Daha fazla bastırıp reddedildikçe özgüven sarsıntılarımız ikiye katlanıyor ve daha büyük inatlaşmalara dönüşüyor içimizde. Ve bu böyle sürüp gidiyor. Bazılarımız toplum içindeki statüsü veya kendini görmek istediği yerin zedelenmesini göze alamayıp ısrarı erken bıraksa da, bazılarımız işi sonuna kadar götürüyor. Reddedildiğini bildiği halde bunu kendisine yakıştıramıyor. Mutlaka başka bir sorun, bu reddedilişin altında bilinmedik bir bit yeniği arıyor. Kısacası uzun süre kendimize bu ruh halini yakıştıramıyoruz. Bütün sorunun “kendimizi bir türlü anlatamamış olduğumuz” olduğunu düşünüyoruz. Yani derdimizi bir anlatsak, aslında biz nasıl güzel, nasıl zeki, nasıl başarılı ve nasıl da peşinden bir sürü erkeğin koştuğu bir kadınız, hemen ayaklarımıza kapanır aslında…

Hatta karşımızdaki erkeği suçlarız. Bizim muhteşem değerli şahsiyetimizi idrak edemeyen bir beceriksiz olduğunu düşünürüz. Yoksa biz reddedilecek kadın mıyız? Yani bütün ailemiz, çevremiz, diğer flörtlerimiz hep yalan mı söylemişti?

Sonuç aynı ama bütün bunlar kendimizi savunma mekanizmamız. Aslında hepsinin uyduruk savunmalar olduğunun da farkındayız. Ne dersek diyelim yetmiyor bize. Reddedilmek insana çok batıyor.

Erkeklerin Gözünden

Halbuki reddedildikçe ısrar etmek en büyük aptallık. Çünkü beğendiğimiz erkeğin gözünde eğer önceden bilmediğimiz bir etkimiz varsa bir kere bu kayboluyor. Bu anlamda değer yitiriyoruz. İkincisi, istemeden erkeğin kendini beğenme duygusunu güçlendiriyoruz. Albert Einstein’ın lafı hem erkekte hem de kadında cevap buluyor yani. Üzerine düştüğümüz erkek kendini iyiden iyiye geriye çekiyor. Bunu bir süre sonra da üstünlük olarak görmeye başlıyor. En kötüsü bu üstünlük duygusunu ve bizim onu elde etmek için yaptığımız bütün çabaları arkadaşlarına anlatması. Bu, bizim gözümüzde her ne kadar karaktersiz bir davranış da olsa, emin olun onlar böyle davranmaktan, kadınlara karşı üstün olduklarını hissettikleri durumları kendi dost çevrelerine anlatmaktan hiç gocunmuyorlar. Üçüncüsü de, “yenilen pehlivan güreşe doymazmış” sözünü kanıtlarcasına, özgüvenimizi yiyip bitirmemiz.

Yinelenen uğraşlar, yinelenen reddedilişler demektir. Bu da yeni yenilgiler ve üzüntüler anlamına gelir. Mutsuz oluruz, ama farklı bir erkeğin, bizi reddedebilecek güçlü bir erkeğin cazibesini kafamızdan bir türlü silip atamayız. Dördüncüsü de, erkeğin gözünde çantada keklik kadın olmak. Yani istediği zaman elde edebileceği, her zaman avucunun içinde bulunan ve “tehlike anında kırılacak”” kadın olup çıkmak.

Psikologlar Ne Diyor?

Hiç düşündünüz mü neden erkekler bu yöntemi deniyor? Profesör Latif Alpkan’a göre bunun üç değişik nedeni var. Alpkan, erkeklerde kadınlara karşı genel bir güvensizlik hali olduğunu vurguluyor. Erkekleri, bağlanmaktan ve sorumluluk almaktan kaçan kişilikler olarak tanımlıyor. “Küçüklükten gelen anneye güvensizlik, annenin çocuğunu bırakıp gittiği anlar çocuğun belleğinden silinmiyor. Bu da o çocuğun ilerideki yaşantısına yansıyor. diyen Alpkan “kaçan erkek” konusundaki sözlerini şöyle sürdürüyor: “Sorumluluk alma duygusunun tam olarak gelişmemesi, ebeveynlerin ‘Sen ufaksın bırak ben yaparım’ mantığı ile hareket etmeleri, yine aynı şekilde ilerideki yaşantının tehlike profilini yansıtıyor. Bazen de kadını küçük ya da önemsiz görmek de erkeğin kaçmasında önemli rol oynuyor. Bu tip erkeklerin kadından önce ilgilendikleri bazı konular oluyor; futbol, araba, bilgisayar gibi.”

Alpkan, bunların erkeklere has duygular olduğunu ve bu yüzden bu tip erkeklerin hayatlarındaki önceliği asla kadınlara vermediğini söylüyor. Kadına gereken değeri vermeyen erkek yoğunluğunu düşünürsek, bu saptamanın hiç de yanlış olmadığını görürüz. Alpkan “Bir de kendisini tecrübeli ya da çapkın olarak değerlendiren erkekler var” diyor. Onların riski de burnu büyüklük ve ayran gönüllülük olsa gerek. Kadını henüz belirli ilişkilere girmek için toy görmek de bu “kendini tecrübeli sanma” halinin bir sonucu olsa gerek.

Sorunun Çözümü

Eğer hayalleriniz gerçekleşmiyorsa ve bir ilişki yaşamayı çok arzuladığınız halde sonuca ulaşamıyorsanız bu, sizin çirkin oluşunuzdan değil karşınızdaki erkeğin kendisini oturttuğu tahttan kaynaklanır. Ve unutmayın ki siz onun üzerine “sizi reddetmesine rağmen” düştükçe, erkek de “kaçan erkek” karakterini iyice sahipleniyor. Ayrıca bu çok da hoşuna gidiyor. Kesinlikle buna izin vermeyin. Çünkü peşinden gideceğinize o kadar emin ki, onun bu hazzı yaşamasına göz yummayın.

Şaşırtıcı olmak, uzağa bırakıldığı halde çaresizlikten geri dönen bir kedi olmaktan çok daha iyidir. Yoksa sonunda karlı çıkan mutlaka o olacaktır. Yine de gönül denen dipsiz kuyunun dibini asla göremeyeceğiniz gibi, siz de umutsuzca sevdiğiniz erkeğin peşinde kıvrılarak, karın ağrıları eşliğinde dolaşırsınız. Sonuç olarak kişiliğinizden ödün verecek davranışlardan kaçının. Üzerine düştüğünüz her an, hem değerinizin hem de şansınızın azaldığını bilin. Ve kendinizi koruyun. Çünkü kaybedeceğiniz şey, o erkekten çok daha önemli bir şey: özgüveniniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*