Doğal Seçilim Nedir? (Charles Darwin)

İngiliz doğa bilimci bitkilerin, hayvanların ve diğer organizmaların sabit ve dönüşmez – ya da o zamanın popüler sözcüğüyle “değişmez” – olmadıklarını öne süren ilk bilim insanı değildi. Kendisinden öncekiler gibi Darwin de organizma türlerinin zaman içinde değiştiğini ya da evrildiğini savundu. Onun büyük katkısı, doğal seçilim dediği bir süreçle evrimin nasıl gerçekleştiğini göstermesiydi.

Düşüncesini 1859’da Londra’da yayınlanan kitabı On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life‘ta [Doğal Seçilim Yaluyla ya da Yaşam Mücadelesinde Avantajlı Irkların Korunması Üzerine] açıkladı. Darwin kitabı “tek bir uzun sav” olarak tarif etti.

– Pek çok organizma besin ve yaşama alanı yokluğu gibi kısıtlamalar nedeniyle hayatta kalabilenlerden fazla yavru verir.
Yavrular birçok bakımdan birbirinden farklıdır.
– Farklılık, bazı yavruların hayatta kalma mücadelesine daha uygun ya da daha iyi uyarlanmış olmaları anlamına gelır.
– Bu bireyler avantajlı özellikleri yavrularına aktarırsa, onlar da hayatta kalır.
Bu ilkeye “doğal seçilim” denir.

“Bir cinayeti itiraf etmek”

Türlerin Kökeni Üzerine akademik ve popüler muhalefetle karşılaştı. Türlerin sabit ve değişmez olduğunu, Tanrı tarafından tasarlandığını ısrarla belirten dinsel öğretiden bahsetmiyordu. Ama kitaptaki düşünceler, doğal dünyayla ilgili bilimsel bakış açısının giderek değiştirdi. Kitabın çekirdek fikri modern biyolojinin temelini oluşturur; hem geçmiş hem şimdiki yaşam formlarına ilişkin basit, ama son derece güçlü bir açıklama yapar.

Darwin, kitaptaki potansiyel dinsel küfrün farkındaydı. Yayımlanmasından 15 yıl önce, sırdaşı botanikçi ’a teorisinin Tanrı’yı ya da değişmeyen türleri gerektirmediğini söyledi: “Sonunda ışık parıltıları geldi ve türlerin değişmez olmadıklarına (bu, bir cinayeti itiraf etmeye benziyor) neredeyse inanıyorum (başlangıçtaki kanaatimin tam tersi).”

Darwin’in evrime yaklaşımı, doğa tarihiyle ilgili diğer çalışmaları gibi; ihtiyatlı, dikkatli ve bilinçliydi. Adım adım ilerledi, yol boyunca büyük miktarda kanıt topladı. Yaklaşık 30 yıl boyunca fosillerle, jeolojiyle, bitkilerle, hayvanlarla ve seçici üretmeyle ilgili engin bilgisini, demografinin, ekonominin ve diğer birçok alanın kavramlarıyla bütünleştirdi. Sonuçta ortaya çıkan doğal seçilimle evrim teorisi, en büyük bilimsel ilerlemelerden biri kabul edilir.

Tanrı’nın Rolü

19. yüzyılın başında Victoria dönemi toplumunda fosiller yaygın bir biçimde tartışılmaktaydı. Bazıları onları canlı organizmalarla alakasız, doğal yolla oluşmuş kayaç şekilleri olarak görüyordu. Bazıları, yaratanın müminleri sınamak için Yer’e koyduğu eseri olarak görüyordu. Ya da dünyanın bir yerinde hala yaşamakta olan organizmaların kalıntıları sanıyordu; çünkü Tanrı canlıları kusursuz yaratmıştı.

Edinilmiş Özelliklerin Kalıtımı

1796’da Fransız doğa bilimci Georges Cuvier mamut ya da dev tembelhayvan gibi belli fosillerin soyu tükenmiş hayvanların kalıntıları olduğunu kabul etti. Bunu, Kitabı Mukaddes’te tasvir edilen tufan gibi afetlere başvurarak dinsel inancıyla uzlaştırdı. Her afet bütün bir canlı türünü silip süpürdü; sonra Tanrı dünyayı yeni türlerle doldurdu. Afetler arasında her tür sabit ve değişmez kaldı. Bu teori “katastrofizm” olarak anıldı ve Cuvier’in Preliminary Discourse‘unun 1813’te yayınlanmasından sonra geniş çevrelerce tanındı.

Fosil kalıntıları inceleyen Georges Cuvier, türlerin soyunun tükendiğini saptadı. Ama bu kanıtların tedrici bir değişime değil, bir dizi felakete işaret ettiğine inandı.

Bununla birlikte, Cuvier yazdığı sırada evrimi temel alan çeşitli düşünceler zaten dolaşımdaydı. Charles’ın özgür düşünceli dedesi Erasmus Darwin kendine özgü bir teori önerdi. Fransa’nın Ulasal Doğa Tarihi Müzesi’nde zooloji profesörü olan ’ın düşünceleri daha etkiliydi. 1809 tarihli Philosophie Zoologique‘i, belki de ilk mantıklı evrim teorisini açıkladı. Bu teoriye göre canlı varlıklar, karmaşıklaştırıcı bir güç sayesinde basit başlangıçlardan giderek karmaşık aşamalara evrildi. Fiziksel vücutlarında çevresel meydan okumalarla karşılaştılar ve buradan, bir bireyde kullanmama ve kullanmama düşüncesi çıktı: “Bir organın daha sık ve daha sürekli kullanılması o organı güçlendirir, geliştirir ve büyütürken… bir organın sürekli kullanılmaması o organı sonunda yok olana kadar… fark edilmez bir biçimde güçsüzleştirir ve bozar.” Organın daha büyük gücü daha sonra yavruya geçmekteydi – edinilmiş özelliklerin kalıtımı olarak anılan bir olgu.

Lamarck’ın teorisi fazla önemsenmemesine rağmen, daha sonra Darwin küçümseyerek “mucizevi müdahale” dediği şeyin bir sonucu olarak değişimin gerçekleşmemiş olma olasılığına kapı açtığı için Lamarck’ı övdü.

Beagle Maceraları

Darwin; 1831-36’da kaptan Robert FitzRoy’un yönettiği araştırma gemisi HMS Beagle’ın güvertesinde dünyayı dolaşırken, türlerin değişmezliğine kafa yormaya bol zaman buldu. Gezinin bilimcisi olarak Darwin her türlü fosil, bitki ve hayvan örneği toplamakla ve bunları uğranılan her limandan Britanya’ya göndermekle görevliydi.

Bu destansı yolculuk o sırada yirmili yaşlarda olan genç Darwin’in gözlerini yaşamın inanılmaz çeşitliliğine açtı. Beagle’ın yanaştığı her limanda Darwin doğanın bütün boyutlarını ilgiyle gözlemledi. 1835’te Ekvador’un 900 km batısında Pasifik takımadası Galapagos Adaları’nda küçük, önemsiz bir grup kuşu tasvir etti ve topladı. 6 tanesi ispinoz olmak üzere 9 kuş türü olduğunu düşündü.

İngiltere’ye döndükten sonra Darwin kendi verilerini düzenledi ve çok ciltli, çok yazarlı Zoology of the Voyage of H.M.S. Beagle‘ın hazırlanmasına nezaret etti. Kuşlarla ilgili ciltte ünlü ornitolog John Gould, Darwin’in topladığı örneklerde aslında 13 tür bulunduğunu ve hepsinin ispinoz olduğunu ilan etti. Ama grubun içinde farklı besinlere uyarlanmış farklı gaga şekline sahip kuşlar vardı.

Darwin Ispinoz

1 – Büyük yer ispinozunun; büyük odunsu tohumları kırmak için büyük, güçlü bir gagası vardır.
2 – Orta boylu yer ispinozu; daha küçük ve yumuşak tohumları kırmak için daha küçük gagalıdır.
3 – Küçük ağaç ispinozunun böcekleri yakalamak için kısa, keskin bir gagası vardır.
4 – Bülbül ispinozun küçük böcekleri deşmek ve delmek için ince bir gagası vardır.

Kendi maceralarının çok satan anlatımı The Voyage of the Beagle‘da Darwin şunları yazdı: “Küçük, yakın akraba tek bir kuş grubunda bu yapı çeşitliliğini ve geçişimini gören biri, başlangıçta bu takımadada bir kuş kıtlığından ötürü bir tür alınmış ve farklı amaçlar için değiştirilmiş olduğunu zannedebilir.” Bu, evrimle ilgili düşüncelerinin nereye doğru gittiğine ilişkin ilk berrak, aleni formülasyonlarından biriydi.

Türleri Karşılaştırmak

Darwin’in ispinozları, evrimle ilgili çalışmalarının tek nedeni değildi. Aslında Beagle yolculuğu boyunca, özellikle Galapagos’u ziyareti sarısında düşünceleri şekillenmişti. Gördüğü dev kaplumbağalardan, kaplumbağa kabuklarının adadan adaya küçük farklılıklar göstermesinden büyülendi. Alaycı kuş türlerinden de etkilendi. Onlar da adadan adaya değişmekteydi; ama aynı zamanda yalnızca kendi aralarında değil, Güney Amerika anakarasında yaşayan türlerle benzerlikleri de vardı.

Darwin çeşitli alaycı kuşların, bir şekilde anakaradan Pasifik’e geçmiş ortak bir atadan evrilmiş olabileceğini; sonra her kuş grubunun, her adadaki tikel çevreye ve bulunan yiyeceklere uyarlanarak evrildiğini öne sürdü. Dev kaplumbağalara, Falkland Adası tilkilerine ve diğer türlere ilişkin yaptığı gözlemler, bu ilk sonuçları desteklemekteydi. Ama Darwin dine aykırı bu tür düşüncelerin nereye varacağının farkındaydı: “Bu tür gerçekler, türün istikrarını zedelerdi.”

Yapbozun Diğer Parçaları

1831’de Güney Amerika’ya giderken Darwin, Charles Lyell’in Principles of Geology‘sinin birinci cildini okumuştu. Lyell, Cuvier’in katastorfizm tarihine ve fosil oluşumu teorisine karşı çıkıyordu. ’un öne sürdüğü jeolojik yenilenme düşüncelerini uyarlayıp, “üniformitaryanizm” [birörneklik] olarak bilinen bir teoriye dönüştürdü. Yeryüzü büyük zaman dilimleri içinde, bugün gerçekleşenlerle aynı dalga erozyonu ve volkanik kargaşa gibi süreçlerle oluşmakta, değişmekte ve yeniden oluşmaktaydı. Tanrı’nın feci müdahalelerine başvurmaya gerek yoktu.

Lyell’in düşünceleri Darwin’in keşif gezilerinde bulduğu ve şimdi “Lyell’in gözleriyle” baktığı fosilleri, kayaçları ve arazi oluşumlarını yorumlama şeklini dönüştürdü. Ne var ki, Güney Amerika’dayken Principles of Geology‘nin 2. cildi geldi. Bu ciltte Lyell, Lamarck’ın teorileri de dahil, bitkilerin ve hayvanların tedrici evrimine ilişkin düşünceleri reddetmekteydi. Türlerin çeşitliliğini ve dağılımını açıklamak için “Yaratılış merkezleri” kavramına başvurdu. Darwin bir jeolog olarak Lyell’e hayranlık duymasına rağmen, evrimin kanıtı olarak kakılan bu en son kavramı önemseyemezdi.

Yapbozun bir parçası da 1838’de, İngiliz demograf Thomas Robert Malthus’un 40 yıl önce yayınlanan An Essay on the Principle of Population‘ını Darwin okuyunca ortaya çıktı. Malthus’un açıklamasına göre insan nüfusu katlanarak artabilirdi; 25 yıllık bir kuşak sonra iki katına, bir sonraki kuşakta tekrar iki katına çıkma ve böyle sürüp girme potansiyeli vardı. Ama besin arzı aynı şekilde genişleyemezdi ve bunun sonucu, hayatta kalma mücadelesiydi. Malthus’un düşünceleri, Darwin’in evrim teorisinin ana esin kaynaklarından biriydi.

Sakin Yıllar

Beagle İngiltere’ye daha dönmeden önce bile, Darwin’in gönderdiği örneklerin yarattığı ilgi onu bir şöhret haline getirmişti. Döndükten sonra yolculuğa ilişkin bilimsel ve popüler anlatımları ününü arttırdı. Ne var ki, sağlığı bozuldu ve giderek geri çekildi.

1842’de Darwin, Kent’te sakin ve huzurlu Down House’a taşındı; orada evrim teorisini destekleyen kanıtları toplamaya devam etti. Dünyanın her tarafından bilim insanları ona örnek ve veri gönderdi. Bitkilerin ve hayvanların evcilleşmesini, özellikle güvercinlerde seçici yetiştirmenin ya da yapay seçiciliğin rolünü inceledi. 1855’te Kaya Güvercini (Columba livia) çeşitleri yetiştirmeye başladı ve bunlar, Türlerin Kökeni Üzerine‘nin ilk iki bölümünde göze çarpacaktı.

Güvercinler üzerinde çalışan Darwin, bireyler arasında varyasyonun çapını ve yerindeliğini anlamaya başladı. Bu tür farklılıklardan çevresel faktörlerin sorumlu olduğunu söyleyen makbul görüşü reddetti; farklılığın nedeninin, ebeveynlerden bir şekilde miras alınan varyasyonla birlikte, üreme olduğunda ısrar etti. Bunu Malthus’un düşüncelerine ekleyip doğal dünyaya uyguladı.

Çok daha sonra, otobiyografisinde Darwin, 1838’de Malthus’u ilk kez okuduğunda verdiği tepkiyi hatırlıyordu. “Varolma mücadelesini takdir etmeye hazır olduğum için… bu, koşullar altında elverişli çeşitlerin korunma, elverişsiz olanların yok olma eğiliminde olacakları derhal kafama dank etti. Bunun sonucu yeni türlerin oluşumu olacaktı… Sonunda çalışacağım bir teorim olmuştu.”

Değişmenin rolü hakkında daha fazla bilgi sahibi olan güvercin yetiştiricisi Darwin, 1856’da, seçimi insanların değil doğanın yaptığını düşünebildi. “” teriminden, “doğal seçilim”i türetti.

Harekete Geçme

18 Haziran 1858’de, Alfred Russel Wallace adlı genç bir İngiliz doğa bilimcinin kısa bir denemesi Darwin’in eline geçti. Wallace evrimin nasıl gerçekleştiğini aniden anlamasını sağlayan bir içgörü ışıltısını tarif edip, Darwin’in görüşünü soruyordu. Darwin, Wallace’ın içgörüsünün, 20 yıldan fazladır üzerinde çalıştığı düşüncelerin neredeyse aynısı olduğunu okuyunca sarsıldı.

Alfred Russel Wallace; Darwin gibi, kendi evrim teorisini önce Amazon Irmağı Havzasında ve daha sonra Malay Takımadaları’nda yürüttüğü kapsamlı alan çalışmaları ışığında geliştirdi.

Geç kalmaktan endişelenen Darwin, Charles Lyell’e danıştı. Darwin’in ve Wallace’ın tebliğlerinin 1 Temmuz 1858’de Londra’da The Linnaean Society’ye birlikte sunulması konusunda anlaştılar. Dinleyici tepkisi kibardı; dine hakaretle ilgili bir taşkınlık olmadı. Bundan cesaret alan Darwin kitabını bitirdi. 24 Kasım 1859’da yayınlanan Türlerin Kökeni Üzerine, yayınlandığı gün tükendi.

Darwin’in Teorisi

Darwin, türlerin değişmez olmadığını ifade eder. Türler değişir ya da evrilir ve bu değişimin ana mekanizması doğal seçilimdir. Süreç iki faktöre dayanır.

Birincisi; iklim değişiklikleriyle, besin arzıyla, rekabetle, yırtıcılarla ve hastalıklarla karşılaşınca hayatta kalabilenlerden daha fazla sayıda yavru doğar; bu durum bir varolma mücadelesine yol açar.

İkincisi; bir türün içinde yavrular arasında değişim vardır; bunlar bazen miniktir ama yine de vardır.

Evrim bakımından bu değişimler iki ölçütü karşılamalıdır.

Bir: Hayatta kalma mücadelesinde ve üreme üzerinde bir etkileri olmalıdır, yani üreme başarısına yardımcı olmalıdır.

İki: Kalıtım yoluyla kazanılmalıdırlar ya da aynı evrimsel avantajı sağlayacakları yavrulara aktarılmalıdırlar.

Darwin evrimi yavaş ve tedrici bir süreç olarak tarif eder. Bir organizma popülasyonu yeni bir çevreye uyum gösterince, atalarından farklı yeni bir tür olur. Bu arada o atalar aynı kalabilir, değişen çevrelerine karşılık evrilebilir ya da hayatta kalma mücadelesini kaybedip soyları tükenebilir.

Sonuç

Doğal seçilim yoluyla evrime ilişkin bu kadar ayrıntılı, mantıklı, kanıta dayalı açıklamayla karşılaşan pek çok bilim insanı, Darwin’in “en uygun olanın hayatta kalması” kavramını hemen kabul etti. Darwin’in kitabı, küçük bir cümle, “insanın kökenine ve tarihine ışık tutulacak” cümlesi dışında, evrimle bağlantılı olarak insanlardan söz etmemeye dikkat etti. Bununla birlikte, kiliseden itirazlar geldi ve insanların diğer hayvanlardan evrildiği iması, birçok kesimde alay konusu oldu.

Her zaman olduğu gibi ilgi odağı olmaktan sakınan Darwin, Down House’taki çalışmalarına gömülüp kaldı. Tartışmalar kızıştıkça, sayısız bilim insanı kalkıp onu savundu. Biyolog Thomas Henry Huxley teoriyi savunmada – ve insanın maymundan geldiğini öne sürmede – sözünü sakınmadı ve “Darwin’in Buldoğu (Darwin’s Bulldog)” olarak tanındı.

Bununla birlikte, kalıtımı gerçekleştiren mekanizma – neden ve nasıl bazı özelliklerin aktarıldığı, bazılarının aktarılmadığı konusu – bir sır olarak kaldı. Tesadüfen, Darwin kitabını yayınladığı sırada, Gregor Mendel adlı bir keşiş bezelyelerle deneyler yapıyordu. Kalıtımsal özellikler üzerine 1865’te açıklanan çalışmaları genetiğin temelini oluşturdu; ama 20. yüzyıla kadar, genetik alanında yeni keşiflerin evrim teorisiyle birleşip bir kalıtım mekanizması sunana kadar ana akım bilim tarafından göz ardı edildi. Darwin’in doğal seçilim ilkesi, süreci anlamada anahtar olmaya devam ediyor.

Charles Darwin Kimdir?

Charles Darwin

1809’da İngiltere’de Shrewsbury’de doğan Charles Darwin, aslında babasının izinde gidip tıp okumaya mahkumdu; ama çocukluğu böcek toplama gibi uğraşlarla geçti ve hekim olma eğilimi fazla olmadığı için, din adamı eğitimi aldı.

1831’de şanslı bir atama, HMS Beagle’ın dünya turuna görevli bilim insanı olarak katılmasını sağladı. Bu yolculuktan sonra Darwin bilimsel ilgi odağı oldu; dikkatli bir gözlemci, güvenilir bir deneyci ve yetenekli bir yazar olarak ün kazandı.

Deniz omurgasızları, özellikle 10 yıl boyunca incelediği midyeler ve mercan resiflerin oluşumu üzerine yazılar yazdı. Döllenme, orkideler, böcek yiyen bitkiler, bitkilerde hareket, evcil hayvanlarda ve bitkilerde değişme üzerine eserler de yazdı.

Ömrünün sonlarına doğru, insanın kökeniyle ilgilendi.

Önemli Eserleri:
1839 – The Voyage of the Beagle (Beagle Yolculuğu)
1859 – On the Origin of Species by Means of Natural Selection (Türlerin Kökeni)
1871 – The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex (İnsanın Türeyişi)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*