İslam ve İman

  • 13 Kasım 2017
  • 85 kez görüntülendi.

, kelime anlamı olarak, boyun eğmek ve kendi varlığını bütünüyle bir başkasının iradesine teslim etmektir. Boyun eğmiş, ya da kendini başkasına teslim etmiş kişi de Müslüman‘dır.

İman‘ın kelime anlamı ise, bulmak, korku karşısında güven duymak, bir şeye veya birisine inanıp güvenmektir. ve güveni bulan, bir şeye veya kişiye inanıp güvenen kişi de mü’min‘dir.

Görüldüğü üzere ayrı köklerden gelen bu iki kelime, gerçekte iki ayrı anlamı ifade etmektedir. Fakat pratikte çoğu zaman bunları birbirinden ayırmak zordur. Özellikle bu zorluk mü’min ve Müslüman şekillerindeki kullanışta daha da açık olarak ortaya çıkar.

islam

Biri olmadan diğeri de var olamayan İslam ve iman kelimelerinin Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) tarafından nasıl açıklandığını görelim:

Bir gün Resulullah (S.A.V.) ashabıyla birlikte otururken elbisesi bembeyaz ve saçları simsiyah olan, üzerinde hiçbir yolculuk belirtisi bulunmayan ve kendisini hiç kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Doğruca Peygamberimizin dizleri dibine oturarak:

– “Ey Muhammed, bana İslam’ın ne olduğunu söyle” dedi.

Peygamberimiz ona şu cevabı verdi:

– “İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Resulü olduğuna şehadet (tanıklık) etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, orucunu tutman ve hacca gitmendir.”

Adam, aldığı bu cevap üzerine:

– “Doğru söyledin” dedi.

Ashab, gelen adamın hem soru sorup hem de aldığı cevabı doğrulamasına hayret etti. Aynı adam:

– “Bana iman’ın ne olduğunu söyle”, diye sorunca, Peygamberimizden şu cevabı aldı:

– “İman, Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, gününe, kadere, hayır ve şerrin (iyilik ve kötülüğün) Allah’tan geldiğine inanmandır.”

Adam bu cevap karşısında yine:

– “Doğru söyledin” dedi ye üçüncü olarak da:

– “Bana ’ın ne olduğunu söyle” isteğinde bulundu.

Peygamberimiz İhsan’ı şu şekilde tanıttı:

– “Allah’a, tıpkı O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu göremesen de o seni mutlaka görüyor.”

Adam birkaç soru daha sorduktan sonra kalkıp gidiyor. Pevgamberimizin hemen arkasından gönderdiği kimseler onu göremiyorlar ve Efendimiz buyuruyor ki:

– “Bu gelen Cebrail’di. Size dininizi öğretmek için gönderilmişti.”

İhsan

Yukarıda açıklanan Cebrail adlı meleğin sorduğu sorulara Peygamberimizin verdiği cevaplar, İman, İslam ve İhsan kelimelerinin çok sıkı bir birlik gösterdiğini ve bu üç kelimenin adeta birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu ortaya koyuyor.

Bu olayda İslam, insanın dış şartlarda ve uygulamalı olarak Allah’a bağlılığını ifade ediyor. İman ise Allah’a içten bağlanmaktır. Bir Müslüman önce, başta Allah olmak üzere, imanın altı temel ilkesine inanıyor. Sonra da bu inancın dışa yansıması olan birtakım pratik eylemleri gerçekleştiriyor. İslam topluluğunun bir üyesi olduğunu açıkça göstermek üzere Kelime-i Şehadet’i söylüyor, Müslümanlarla birlikte kılıyor, kazandığı malın zekatını ödeyerek toplumsal dayanışmanın önemli bir şartını yerine getiriyor, Ramazan orucunu tutuyor ve hacca gidiyor.

Fakat bütün bunları yaparken nasıl bir ruh hali içinde bulunacak? Yani, yalnızca iman ilkelerine inanmak ve İslam ilkelerini yerine getirmek gerçek anlamda bir Müslüman olmak için yeterli midir?

İşte bu sorunun cevabı, Peygamberimizin “İhsan” kavramını açıklamasında yatıyor.

Yaptıklarımızın gerçekten bir anlam taşıması için, onları Allah’ın gördüğünü bilerek, içten gelen bir istekle yapmak gerekir. Eğer gösteriş için veya bazı çıkarlar düşünerek yapılıyorsa bunun bir değeri yoktur. Nitekim İhsan, Allahü Teala tarafından emredilen bir davranıştır.

“Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder; edepsizlikten, fenalıktan ve azgınlıktan meneder.” (Nahl Suresi: 90)

Bu ayette geçen İhsan kelimesi, yapılan işlerin Allahü Teala tarafından görüldüğü ve bilindiği şuuruyla en güzel biçimde yapılması demektir. Efendimizin, “Allah Teala her şey üzerine ihsanı yazdı” buyurması da, Müslümanlara yaptıkları her işin samimiyetle ve dürüstlük içinde olması gerektiğini hatırlatmak içindir. Hatta bu öylesine ileri derecede bir erdemi ifade eder ki, Müslüman bunun sonucu olarak savaşta düşmanını öldürürken bile merhametli olmak zorundadır. Bilindiği üzere İslam dini suçsuz yere ve hiçbir neden yokken savaş çıkarmayı veya adam öldürmeyi hoş karşılamaz. Ama öylesine bir durumla karşılaşılır ki, artık savaş kaçınılmaz olur, işte bu savaş sırasında düşmanı öldürürken bile mümkün olan en güzel bir davranış içinde olunmalıdır. Düşman bile olsa, insanlara işkence yapmak dinimizle bağdaşmayan bir davranıştır. Bundan başka söz gelimi keserken de hayvana acı çektirmemek, bunun için keskin bir bıçak kullanmak da bir zorunluluktur.

Şu halde dinimiz inananlardan, önce içten gelen bir inanç, sonra bu inancın uygulanması ve bu uygulamada en güzel bir biçimde davranılmasını istiyor.

Uygulamada en güzel davranış ilkelerinden birisi de adalet ilkesidir. Bu kelime, bir şeyi layık olduğu yere koymak, hakkı yerine getirmek, teraziyi herhangi bir kefesi ağır gelmeyecek şekilde denge noktasında tutmak demektir. Bu anlamıyla her şeyin düzeninin adaletle mümkün olduğunda kuşku yoktur. Adalet, alemin dengede tutulması için uyulması gerekli ölçü ve ahlaki bir erdemdir.

İslam dini, yukarıda geçen ayette de görüldüğü gibi (Nahl Suresi: 90), pratik hayatın her alanında adalet ölçüsüne uymayı emreder. Fakat hiç şüphe yoktur ki, her hakkın başı, Allahü Tealanın bizim üzerimizdeki haklarına riayet etmektir. Bu hakkı yerine getirmek, diğer bütün hakların da yerine getirilmesi için en sağlam temeli oluşturur.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ